Sürdürülebilir Kalkınma ve Bozulan Çevrenin Düzeltilmesi
Çevrenin korunması ve temiz tutulması, insanlığın temel sorumluluklarından birini oluşturmaktadır. Ne var ki pek çok faktörün etkisiyle bireyler, hava, su ve toprak kirliliğine yol açmaya devam etmektedir. Çevreye verilen zararların bir kısmı kalıcı nitelik taşımaktadır; soyu tükenmiş bir canlı türünün yeniden var edilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte, doğru müdahaleler ve önleyici tedbirlerle doğanın daha ileri düzeyde tahrip edilmesinin önüne geçilebilir ve halihazırda oluşmuş hasarların önemli bir bölümü onarılabilir.
Bozulan çevrenin yeniden sağlığına kavuşturulması meselesi, bireylerden hükümetlere kadar geniş bir yelpazede tüm toplumsal aktörleri kapsamaktadır. Gezegenimizin yaşanabilirliğini korumak amacıyla her bireyin ve her devletin üstlenmesi gereken görevler bulunmaktadır. Çevre bilincinin toplumsal düzeyde giderek yayılması olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Nitekim pek çok ülkede çevre korumaya yönelik yasal düzenlemeler hayata geçirilmiş; bu düzenlemeler sürekli gözden geçirilerek güçlendirilmeye çalışılmaktadır.
Hukuki Çerçeve ve Kurumsal Sorumluluklar
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 56. maddesi, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamayı temel bir hak olarak güvence altına almaktadır. Bu madde; çevrenin geliştirilmesini, çevre sağlığının korunmasını ve çevre kirliliğinin önlenmesini hem devletin hem de vatandaşların ortak yükümlülüğü olarak tanımlamaktadır. Söz konusu yasal çerçeve, çevre politikalarının uygulanmasında belirleyici bir rol üstlenmektedir.
Çevre politikalarının hayata geçirilmesinde Çevre, Sağlık, Tarım, Sanayi, Turizm, Milli Eğitim, Ulaştırma, Maliye ve İç İşleri gibi çok sayıda bakanlık ile ilgili sektörler görev üstlenmektedir. Bunların yanı sıra belediyeler, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları da bu süreçte kritik işlevler yerine getirmektedir.
Uluslararası İşbirliği ve Anlaşmalar
Çevrenin korunması ve yeniden iyileştirilmesi, ulusal sınırları aşan bir nitelik taşıdığından uluslararası düzeyde de kapsamlı çalışmalar yürütülmektedir. Bu alanda UNESCO, IUCN, UNEP, WWF ve WHO gibi kuruluşlar öncü bir rol üstlenmektedir. Ayrıca Dünya Bankası ve Avrupa Birliği de çevre koruma alanındaki projelere aktif destek sağlamaktadır.
Uluslararası platformda gerçekleştirilen önemli girişimler arasında 1992 yılında Rio de Janeiro'da düzenlenen ve bugüne kadarki en geniş katılımlı çevre zirvesi olan BM Çevre Konferansı öne çıkmaktadır. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ile 153 ülkenin taraf olduğu İklim Kontrolü Sözleşmesi de küresel ölçekteki çevre koruma çabalarının en çarpıcı örneklerindendir.
Kirletme ve Temizleme Sorumluluğu
Çevrenin korunmasına ilişkin tedbirler arasında kirliliğe neden olan maddelerin kullanımdan kaldırılarak yerlerine daha temiz alternatiflerin ikame edilmesi ve çevre dostu teknolojilerin geliştirilmesi ön sıradadır. Örneğin, fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygınlaştırılması bu dönüşümün en somut adımını oluşturmaktadır. Çevre mevzuatının etkin biçimde uygulanması ve ihlaller karşısında yaptırımların işletilmesi de büyük önem taşımaktadır. Çevrenin düzeltilmesindeki temel ilkelerden biri 'kirleten öder' anlayışıdır; bir başka deyişle çevreye zarar verenler, bu zararı onarma yükümlülüğüyle karşı karşıya kalmalıdır.
Öncelikli eylem alanlarından bir diğeri tahribe uğramış ormanların yeniden yeşertilmesidir. Özellikle yağmur ormanlarının rehabilitasyonu, iklim dengesinin ve yağış rejimlerinin sağlıklı işleyişi açısından yaşamsal bir öneme sahiptir.
Sürdürülebilir Kalkınma Kavramı
Sürdürülebilir kalkınma, çevre ile ekonomik büyüme arasındaki dengenin gözetilmesini zorunlu kılmaktadır. Kalkınma adına çevrenin feda edilmesi kabul edilemez; zira bu, insanlığın geleceğini tehlikeye atmak anlamına gelir. Dünya Çevre ve Gelişme Komisyonu, 1987 tarihli 'Ortak Geleceğimiz' başlıklı raporunda sürdürülebilir kalkınmayı 'bugünün gereksinimlerini karşılarken gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama kapasitesini zedelemeyen kalkınma' olarak tanımlamıştır (Holmberg ve Sandbrook, 1992).
Sürdürülebilir kalkınma üç temel boyutu kapsamaktadır:
a) Ekonomik Boyut: Sürdürülebilir bir ekonomik sistem, mal ve hizmet üretimini sürdürülebilir temellere dayandırmalı; hükümetlerin dış borçlarını yönetilebilir kılmalı ve tarımsal ile sınai üretimi sekteye uğratan yapısal dengesizliklerden kaçınmalıdır.
b) Çevresel Boyut: Sürdürülebilir bir kalkınma modeli, kaynakları ve doğayı tüketmek yerine onları koruyarak kullanmalı; yenilenebilir kaynakları esas almalıdır. Bu model, ekonomik sermayeyi bir amaç değil araç olarak konumlandırmalı; biyolojik çeşitliliği, atmosferik dengeyi ve ekosistemlerin işlevselliğini güvence altına almalıdır.
c) Sosyal Boyut: Sürdürülebilir bir toplumsal düzen; eşitliği, sağlığı, eğitim olanaklarının genişletilmesini ve toplumun karar alma süreçlerine etkin katılımını güvence altına almalı; bu temel sosyal ilkeleri zedeleyecek uygulamalardan kaçınmalıdır.
Sonuç
Çevreyi korumak ve bozulan doğayı yeniden kazanmak, bireysel bilinçten uluslararası işbirliğine uzanan geniş bir sorumluluk zincirini gerektirmektedir. Sürdürülebilir kalkınma ilkelerinin içselleştirilmesi; ekonomik, çevresel ve sosyal boyutlarıyla bütünleşik bir anlayışın benimsenmesini zorunlu kılmaktadır. Gelecek kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakmak, bugün atacağımız adımlarla doğrudan bağlantılıdır.